Ortadoğu Tarihi Türkiye Yunanistan Tarihi

Anadolu Nasıl Helenleşti, Nasıl Rumlaştı?

Antik Çağ’da Anadolu neden Yunancayı benimseyip bin boyunca konuştu da Latince konuşmadı?
Roma İmparatorluğu bu topraklara egemen oldu; hatta Anadolu’nun yerli halkları kendilerini uzun süre Romalı, yani Rum olarak tanımladı. Buna rağmen Anadolu, hiçbir zaman Roma’ya benzemedi.
Neden?

Bugün, Büyük İskender’le başlayan ve 1071 Malazgirt Savaşı’na kadar uzanan yaklaşık bin dört yüz yıllık bir dönemde, Anadolu halklarının önce nasıl Helenleştiğini sonra nasıl Rumlaştığını; bu süreçte kimlerin gelip, gittiğini konuşacağız.

Balkanlardan gelen Galat ve Traklar; antik çağ sonlarında Vandal, Vizigot ve Slav hareketleri; Roma’nın Anadolu’da neden kitlesel bir kolonizasyon politikası izlemediği ve Anadolu Ermenilerinin Ege, İç Anadolu, Karadeniz ve Kilikya’ya doğru gerçekleşen iç göçleri…

Tüm bunları arkeoloji, tarih ve mümkün olduğunca genetik veriler ışığında ele alacağız. Bu uzun dönemin çerçevesini, bir saatten kısa bir süreye sığdırıp, çizmeye çalışacağım. Hadi başlayalım!

Büyük İskender’den Malazgirt’e: Anadolu Nasıl Helenleşti, Nasıl Rumlaştı? Video olarak izle

Büyük İskender’in Anadolu Seferi

Az önce sorduğum soruların cevabını bulmak için, Anadolu’nun kaderini tamamen değiştiren ilk büyük dönüm noktasına gitmemiz gerekiyor. Yani Büyük İskender’e. İskender’in Anadolu seferi yaklaşık iki yıl sürmüştü. Amaç, Pers egemenliği altındaki Anadolu’yu ele geçirmek ve Pers Kralı III. Darius’un askerî gücünü etkisiz hâle getirmekti.

MÖ 333’te gerçekleşen İssos Muharebesi’nde III. Darius’un yenilgiye uğratılmasıyla Anadolu’nun büyük bölümü İskender’in kontrolüne geçti. Bu sadece Anadolu için değil, Pers İmparatorluğu için de geri dönüşü olmayan bir süreci başlattı. 3 yıl sonra başkent Persepolis’in düşmesiyle Pers siyasi hâkimiyeti fiilen sona erdi. Ancak İskender’in fetihleri yalnızca toprak kazanımıyla sınırlı değildi. Büyük olasılıkla, hocası Aristoteles’ten etkilenen bir dünya tasavvuru vardı. Aristoteles’in eudaimonia yani insanın potansiyeline ulaşması fikri — bu büyük egemenlik projesinin düşünsel arka planını oluşturuyordu.

Biz bu felsefi boyuta girmeyeceğiz. Bizi ilgilendiren asıl mesele, İskender’in seferlerinin Anadolu’nun nüfus yapısı ve kültürel dönüşüm üzerindeki etkileri. Çünkü bu sefer, çok kısa sürede yalnızca bir askerî harekât olmaktan çıktı ve Yunan kültürünün, yani Helenizmin, Anadolu’ya yayılmasında bir dönüm noktası oldu. Böylece Doğu Akdeniz’in siyasal dengeleri tamamen değişti.

İskender, MÖ 334 yılında Trakya’dan Anadolu’ya, Hellespontos yani Çanakkale Boğazı üzerinden geçti. Anadolu’daki ilk büyük çatışma, Granikos Nehri — bugünkü Biga Çayı’nda — kıyılarında yaşandı. Granikos Zaferi, Anadolu’daki Pers askerî varlığını zayıflattı ve İskender’in Batı Anadolu’dan iç bölgelere doğru kolayca ilerlemesin sağladı. Bundan sonra süreç, tek tek şehir savaşları vermekten çok çöken bir imparatorluğun art arda düşen bölgeleri şeklinde ilerledi.

Bu zaferden sonra İskender, Batı Anadolu’ya yönelerek Lidya topraklarına yani bugünkü Manisa, İzmir bölgesine girdi. Sardes başta olmak üzere bölge, ciddi bir direniş göstermeden onun denetimine geçti. Sardes’in kapılarını açması, Pers egemenliğinin Batı Anadolu’da fiilen sona erdiğini gösteriyordu. İskender burada Zeus’a adaklar sunarak Yunan dinî sembollerini özellikle öne çıkardı. Daha seferin en başında yapılan bu tercihler, yeni dönemde hangi kültürel çerçevenin daha ayrıcalıklı olacağının da açık bir işaretiydi.

Ancak burada önemli bir nokta var: Lidyalıların Helenleşmesi, İskender’le başlayan ani bir süreç değildi. Bu dönüşüm ondan çok daha önce başlamıştı. Nitekim, İskender’den yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşayan Amasya doğumlu tarihçi ve coğrafyacı Strabon, kendi döneminde Lidyalıların artık Lidya dilini konuşmadığını açıkça belirtir. Ama bu, Lidya halkının tamamının Helenleştiği anlamına gelmez. Epigrafik, yani yazıt temelli veriler, Lidya dilinin MÖ 7 ile 4. yüzyıllar arasında aktif biçimde kullanıldığını; hatta sınırlı da olsa MÖ 1. yüzyıla kadar yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Görünen o ki Helenleşme, ilk etapta daha çok kentli nüfusla sınırlıydı. Dağlık ve kırsal bölgelerde yaşayan topluluklar ise kendi dillerini ve kültürel kimliklerini yüzyıllar boyunca, hatta Helenistik dönem boyunca bile büyük ölçüde koruyabildiler. Yani İskender Anadolu’ya bir kültür getirmedi; zaten başlamış olan bir süreci hızlandırdı.

Lidya’nın ardından İskender bu kez Karya’ya, yani bugünkü Muğla ve Aydın bölgesine yöneldi. Buradaki en kritik nokta Halikarnassos’tu — bugünkü Bodrum. Persler açısından son derece güçlü bir kale olan kent, uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından düştü. Bu, İskender için Anadolu’nun güneybatısında stratejik bir dönüm noktasıydı. Ancak İskender’in Karya’daki asıl dikkat çekici hamlesi askerî değil, siyasiydi. Yunan kökenli olmayan, yerel Hekatomnid hanedanına mensup Ada’yı satrap olarak görevlendirdi. Bu tercih, Makedon yönetiminin Anadolu’da doğrudan dayatma yerine, yerel elitlerle uzlaşmaya dayalı bir siyaset izleyeceğini gösteriyordu.

Buna rağmen Makedon egemenliği, Karya’da dilsel ve kültürel Helenleşmeyi belirgin biçimde hızlandırdı. Tıpkı Lidya’da olduğu gibi bu süreç önce kentlerde başladı. Halikarnassos gibi merkezlerde Yunanca erken dönemde yaygınlaşırken, kırsal ve dağlık alanlarda yaşayan topluluklar yerel dillerini ve kültürel pratiklerini yüzyıllar boyunca korumayı sürdürdü.

Antik Yunan dünyasında Karyalıların Yunancayı “bozuk” konuştuğuna dair yaygın bir algı vardı. Yunanca “Karyalı gibi konuşmak” anlamına gelen karizein deyimi de buradan gelir. Ancak bu ifade, büyük olasılıkla dilsel bir yetersizlikten çok, Yunan yazarlarının kültürel önyargılarını yansıtmaktadır. Nitekim Halikarnassoslu Herodotos, İyon lehçesinin son derece edebî bir biçimini kullanmış; eserini Attika Yunancası yerine bu lehçede kaleme almıştır. Herodotos’un kökeni konusunda farklı görüşler var. Genelde babasının Karyalı, annesinin ise Yunanlı olduğu söylenir.

İskender, Karya’nın ardından Pamfilya’nın kuzeyindeki dağlık Pisidya bölgesine yöneldi. Bugünkü Isparta, Burdur ve Antalya’nın iç kesimlerini kapsayan bu bölge, coğrafi yapısı nedeniyle uzun süre Yunan kolonizasyonunun dışında kalmıştı. Bu nedenle Pisidyalılar, İskender’e karşı en sert direnişi gösteren Anadolu toplulukları arasında yer aldı. Pisidya’da Helenleşme, Anadolu’nun birçok bölgesine kıyasla oldukça geç başladı. Dilsel dönüşüm esas olarak Helenistik dönemde hız kazandı ve Roma Çağı’na kadar yayıldı. Hristiyanlığın yayılması bu süreci belirli ölçüde hızlandırmış olsa da tek başına belirleyici bir unsur değildi.

Pisidya diline ait yazıtların MÖ 1. yüzyıldan MS 2. yüzyıla kadar varlığını sürdürmesi, bu dönüşümün ne kadar yavaş ilerlediğini gösterir. Genel kabul gören görüşe göre, Pisidya’da Yunan dilinin konuşulması ancak Roma döneminde tamamlanmıştır. Kısacası, Anadolu’da Helenleşme her yerde aynı şekilde ve aynı hızda yaşanmadı; coğrafya, yerel direnç ve siyasal tercihler bu süreci belirleyen temel unsurlar oldu.

Büyük İskender’in Anadolu’da karşılaştığı en sert direnişlerden biri, komşu bölge İsauria’da yaşandı. Günümüz Mersin ve Karaman illerinin doğusunu, Toros Dağları çevresini kapsayan bu dağlık coğrafya, askerî denetimi son derece zor bir alandı. İskender, bu nedenle İsauria’yı bütünüyle ele geçirmekten geçici olarak vazgeçti. İskender’in ölümünün ardından, MÖ 322 yılında generali Perdikkas, İsaurialılar üzerine yeni bir sefer düzenledi. Diodoros’un aktardığına göre, İsaura’nın (bugünkü Konya Zengibar Kalesi) kuşatılması sırasında kent halkı, Makedonların eline düşmektense evlerinde aileleriyle birlikte kendilerini yakmayı tercih etti. Bu anlatı son derece etkileyici; ancak bunun tek bir kentle sınırlı bir olay olduğu ve tüm İsauria bölgesine genellenemeyeceğini bilmek gerekir.

Buna rağmen İsaurialılar, Roma döneminde bile antik kaynaklarda sıklıkla “dağ eşkıyaları” olarak anılmaya devam ettiler. Yunancayı öğrenmiş, kısmen Helenleşmiş ve Roma ordusunda hizmet etmiş olsalar da, yerel kimliklerini büyük ölçüde korudular. Bizans dönemine kadar Anadolu’nun farklı bölgelerinde isyanlar ve yağma faaliyetleriyle anılmaları, bu direncin ne kadar kalıcı olduğunu gösterir.

Pisidya’dan sonra İskender bu kez doğuya değil, kuzeye yöneldi ve Frigya platosuna ulaştı. Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kütahya’yı kapsayan bu bölgenin merkezi Gordion’du. Gordion Düğümü anlatısı, Arrianos ve Plutarkhos gibi antik yazarlar tarafından aktarılır. Kehanete göre düğümü çözen kişi Asya’ya hükmedecekti. İskender’in düğümü çözmek yerine kılıcıyla kesmesi, hem kararlılığını hem de güce dayalı meşruiyet anlayışını simgeler. Bu hareket, kimi yorumcular tarafından mitolojik bir anlatı, kimileri tarafından ise pragmatik bir liderlik örneği olarak değerlendirilir. Her hâlükârda bu hikâye, İskender’in etrafında şekillenen “Tanrı’nın Oğlu” ve “dünya devleti kurma” gibi ideolojik anlatıların bir parçasıdır.

Frigya’ya baktığımızda, kıyı kesimlerde Yunan kolonilerinin yoğunlaştığını, iç bölgelerin ise uzun süre bu kolonizasyonun dışında kaldığını görüyoruz. Buna rağmen kıyı ile iç kesimler arasında ticari ve kültürel temaslar her zaman vardı. Yani Yunan kültürünün Frigya’ya sınırlı ama süreklilik arz edecek şekilde nüfuz ettiğini söylemek mümkündür. Bu döneme ait kesin bir genetik ya da etnik tablo da çizmek mümkün değil. Ancak Frigya nüfusunun, Trakya kökenli Frigler, yerel Anadolu halkları, Pers dönemi unsurları ve farklı toplulukların bileşiminden oluştuğu genel kabul görür.

Kim bu farklı topluluklar? Romalı-Yahudi tarihçi Flavius Josephus’a göre, Seleukos Kralı III. Antiokhos MÖ 3. yüzyıl sonunda Lidya ve Frigya’daki bazı kentlere yaklaşık iki bin Yahudi ailesi yerleştirilmişti. Bunlar da zaman içinde dilsel ve kültürel açıdan Helenleşmiştir.

Frigce ise özellikle Roma döneminde “Yeni Frigce” olarak varlığını sürdürmüşse de konuşma dili olarak MS 3–4. yüzyıllarda büyük ölçüde kaybolmuştur. Ancak Frig yazıtları, muhtemelen ritüel amaçlarla, MS 6. yüzyıla kadar kullanılmaya devam etti. Bu tarihten sonra Frigce, yerini tamamen Yunancaya bıraktı. Yani Anadolu’da dil ve kimlik, fetihle değil; yüzyıllar süren dönüşümlerle değişti.

Kapadokya, Büyük İskender döneminde MÖ 334’te hukuken Makedon egemenliğine girdi; ancak İskender’in doğrudan fethettiği bölgeler arasında yer almadı. Bölge, Pers kökenli satrap I. Ariarathes tarafından yönetilmeye devam etti. İskender’in ölümünden sonra, MÖ 322’de generali Perdikkas Kapadokya üzerine bir sefer düzenledi ve Ariarathes’i yenerek bölgeyi fiilen Makedon otoritesine bağladı. İskender’in ölümünden sonra Anadolu’da Seleukos hâkimiyeti başladı ancak bölge hiçbir zaman tamamen Seleukos egemenliği altına girmedi. Kapadokya, erken dönemde güçlü Ahameniş etkileri taşıyordu; Hitit-Luvi ve Frig mirası da kültürel dokuda yaşamaya devam etti. Bu yerel yapı V. Ariarathes’e kadar korundu; Helenleşme ise Kapadokya’da geç ve seçici biçimde, özellikle şehirlerde hız kazandı.

Bugünkü Malatya, Kayseri ve Niğde çevresinde yer alan Melitene, Mazaka ve Tyana gibi merkezler, Helenistik dönemde Yunan kültürünün Anadolu içlerine doğru yayılmasında önemli rol oynadı. Seleukos ve Roma dönemlerinde Yunanca yazıtların artması ve şehirleşmenin hızlanması bu dönüşümü açıkça gösterir. Hristiyanlığın yayılması da bu süreci derinleştirdi. Kapadokyalı kilise babaları sayesinde Yunanca, yalnızca kilisenin değil, aynı zamanda yönetimin de dili hâline geldi. Strabon gibi antik yazarlar, Kapadokya dilinin Roma döneminde hâlâ bilindiğini aktarır; ancak bu dilin ne zaman tamamen kaybolduğu kesin olarak bilinmez. Genel kabul gören görüş, Kapadokya dilinin kırsal bölgelerde uzun süre yaşadığı, şehirlerde ise Yunancanın giderek baskın hâle geldiği yönündedir.

Büyük İskender, Anadolu seferi sırasında Kuzey Anadolu’ya, yani Bithynia, Paflagonya ve Pontus bölgelerine hiç girmedi. Bu nedenle Batı, Orta ve Doğu Karadeniz kıyılarındaki yerel siyasal yapılar, Helenistik dünyanın merkezî çatışmalarından büyük ölçüde uzak kaldı ve Roma dönemine kadar görece bağımsızlığını korudu.

Antik kaynaklara göre, Bithynia nüfusu Trak kökenli göçmenlerle yerel Anadolu topluluklarının bir karışımıydı. Bithynia’nın kıyı bölgeleri ise erken dönemlerden itibaren sınırlı ölçekte Yunan kolonizasyonuna sahne olmuştu. Örneğin Astakos, bugün İzmit Körfezi civarında; Kios, günümüzde Gemlik; Herakleia Pontike ise Karadeniz Ereğlisi’ndedir. Yine de bu kentler, iç bölgelere bakıldığında yerel yapı içinde istisnai merkezler olarak kaldı.

Bithynia, İstanbul Boğazı’nın hemen karşısında stratejik bir yerde olmasına rağmen uzun süre Helenistik büyük krallıkların doğrudan kontrolüne girmedi. MÖ 297’de Zipoites kendini kral ilan edince Bithynia Krallığı fiilen ortaya çıktı ve Seleukoslar da bunu zamanla kabullenmek zorunda kaldı. Helenistik dönemde Bergama Krallığı, Bithynia’nın en önemli rakiplerinden biri oldu. Lysimakhos döneminde Astakos’un tahrip edilmesinin ardından Bithynia Kralı I. Nikomedes, eski yerleşimin yakınında Nikomedia yani İzmit kentini kurdu ve başkenti buraya taşıdı. Astakos’tan bazı insanlar da bu yeni kente taşındı.

Nikomedia, Trak kökenli unsurlar, yerel Anadolu halkları ve Yunanlılardan oluşan karma bir nüfusa sahipti. Buna karşılık Kios (bugünkü Gemlik) ve Herakleia Pontike (bugünkü Karadeniz Ereğlisi) gibi kıyı kentlerinde Yunan kültürel geleneği daha baskındı ve bu merkezlerde Helen nüfus uzun süre ağırlığını korudu. Kısacası, Kuzey Anadolu’da Helenleşme iç bölgelerde sınırlı ve yavaş ilerlerken, kıyı kentlerinde daha erken ve belirgin biçimde ortaya çıktı.

Yeri gelmişken, bu dönemde özellikle Anadolu’nun batısını etkileyen Trak toplulukların genetik profiline de kısaca değinmek gerekir. Traklar üzerine yapılan antik DNA çalışmaları henüz sınırlıdır; ancak özellikle günümüz Bulgaristan’ındaki Trak mezarlarından elde edilen veriler, bu toplulukların genetik açıdan homojen olmadığını göstermektedir.

Mevcut örneklerde öne çıkan Y-DNA haplogrupları arasında E-V13, R1b-Z2103, J2b-L283 ve Balkanlara özgü I2a alt kolları yer almaktadır. E-V13, antik Trak bireylerde tespit edilmekle birlikte, geçen programlarda belirttiğimiz gibi Traklara özgü bir haplogrup olmaktan ziyade daha geniş bir Balkan–Güneydoğu Avrupa genetik havuzunun parçası olarak değerlendirilmelidir.

R1b-Z2103 ve J2b-L283 gibi haplogruplar ise Balkanlar’da Tunç ve Demir Çağı boyunca yaygın olan daha eski genetik katmanlarla sürekliliğe işaret etmektedir. Sınırlı sayıda tespit edilen I2a örnekleri de Trakların yerel Balkan nüfus sürekliliği içinde konumlandığını düşündürmektedir. Genel tabloya bakıldığında, Traklar tek bir genetik kökene dayanan homojen bir topluluk değil; Balkanlar’daki Tunç ve Demir Çağı nüfuslarının genetik çeşitliliğini yansıtan karma bir yapı sergilemektedir.

Konuya girmeden önce küçük bir uyarı yapmak istiyorum. Eğer serinin önceki bölümlerini izlemediyseniz -ki izleyin- şunu bilmeniz önemli: Bu programda antik toplulukların genetik hikâyesini ağırlıklı olarak Y-DNA üzerinden ele alıyorum ve modern topluluklarla bazı karşılaştırmalar yapıyorum. Amacım, tarih boyunca yaşanan göçleri ve nüfus hareketlerini anlamak; yeni kimlik tartışmaları çıkarmak değil. Otozomal DNA’dan özellikle çok az bahsediyorum. Çünkü bu veriler yanlış okunduğunda, çok kolay biçimde aşırı milliyetçi yorumlara malzeme olabiliyor. Daha ilk programda da söylemiştim: Otozomal DNA her nesilde karışır. Birkaç nesil sonra bir atanın genetik izi ya tamamen kaybolur ya da ölçülemeyecek kadar küçülür. Bu testler çoğu kişinin sandığı gibi size ‘bilim adamlarının onayladığı yeni bir kimlik belgesi’ vermez sadece, son birkaç bin yılda hangi bölgelerdeki insanlarla genetik benzerlikler taşıdığınızı gösterir. Üstelik bu sonuçlar, modern referans gruplarıyla yapılan istatistiksel benzetmelerdir. Yani yüzde tabloları sadece tarihi anlatır. Sosyal medyada görebildiğimiz “Ben %40’ım, sen %10’sun; demek ki ben senden daha fazla Türk’üm ya da daha Kürdüm” gibi yorumlar hem bilimsel açıdan anlamsız hem de ideolojik bir sopaya dönüşebildiği ya da etnik ayrımcılığı tetikleyebileceği için tehlikeli. Bu nedenle Otozomal DNA’ya ya hiç girmeyeceğim ya da ayrı bir bölümde, yanlış anlaşılmaya hiç mahal vermeyecek kadar dikkatle ele alacağım. Neyse, şimdi asıl konumuza dönelim.

Paflagonya kıyılarında, Arkaik dönemden itibaren Sinope başta olmak üzere Amastris (Amasra) ve Sesamos (Perşembe’de Kozluk) gibi Yunan kolonileri bulunuyordu. Bu kıyı kentleri nüfus ve kültür açısından büyük ölçüde Yunan karakteri taşırken, iç bölgelerde –özellikle Çankırı ve Kastamonu çevresinde– yerel Paflagon halkı demografik üstünlüğünü uzun süre korudu. Strabon da kıyı ile iç kesimler arasındaki bu belirgin farkın altını çizer. Büyük İskender’in seferi sırasında Paflagonya fiilen fethedilmedi; Pers yönetiminin çöküşüyle yalnızca hukuken Makedon egemenliğini tanıdı. Bölgede kalıcı bir Helenistik idare kurulmadığı için, iç kesimlerde yerel kimlik ve dil sürekliliği devam etti.

Helenleşme Paflagonya’da sınırlı ve yavaş ilerledi; esas olarak kıyı kentleri ve ticaret yollarıyla sınırlı kaldı. Bu sürecin yaygın ve kalıcı hâle gelmesi ise Roma döneminde, özellikle Hristiyanlığın kabulüyle mümkün oldu. Yunancanın kilise ve yönetim dili hâline gelmesiyle birlikte, bölgedeki dilsel ve kültürel dönüşüm tamamlandı.

Pontus nüfusu büyük ölçüde yerel Anadolu kökenliydi. Yunan yerleşimleri esas olarak kıyı kentleriyle sınırlı kaldı; Amisos (Samsun) ve Trapezus (Trabzon) bu kolonilerin başlıcalarıydı. İç bölgelerde ise Paphlagonlar, Mossynoikoi ve Tibarenoi gibi yerel topluluklar uzun süre baskın kaldı. Bu halkların antik kaynaklarda geçen isimlerine de temkinli yaklaşmak gerekir. Sözgelimi Mossynoikoi Karadeniz’in kuzeydoğu kıyılarında yaşayan halkın adı olup, Yunanca “ağaç evlerde yaşayanlar” anlamına gelir yani bölge yerlilerinin özgün adı değildir.  Büyük İskender’in Anadolu seferi Karadeniz bölgesini doğrudan etkilemedi. Pers hâkimiyetinin çöküşü sonrasında bölge, Ahameniş kökenli I. Mithridates önderliğinde bağımsız bir siyasal yapı kazandı. Büyük İskender’in ölümünden sonra topraklarını paylaşan generallere, yani Diadokhlara ait savaşlar sırasında, Sinope gibi bazı kıyı kentleri kısa süreli Makedon denetimine girmiş olsa da Pontus’ta kalıcı bir Helenistik yönetim kurulmadı. Mithridates Hanedanı, İranî idari gelenekleri büyük ölçüde korurken, kıyı kentleri üzerinden Yunan dünyasıyla temas hâlindeydi. Bu nedenle Pontus Krallığı, Helenistik çağda Yunan, Anadolu ve İran unsurlarının birlikte var olduğu melez bir siyasal ve kültürel yapı olarak şekillendi.

Galatia (günümüz Ankara ve çevresi), Pers döneminde ağırlıklı olarak Frig ve Kapadokya kökenli nüfus tarafından iskân edilmişti. MÖ 278/277 yıllarında Kelt kökenli Galatların Orta Anadolu’ya yerleşmesiyle bölgenin siyasal ve etnik dengeleri değişti. Galatlar, Tectosagii, Tolistobogii ve Trocmi adlı üç ana kabile hâlinde örgütlenerek Ancyra ve çevresine yerleştiler.  Bu kabilelerden Tectosagii’nin adı Keltçe ‘Yer Arayanlar’ veya ‘Mülk Arayanlar’ anlamına gelmesi de göçebe bir toplum için anlamlı…

Galatların Anadolu’daki genetik etkisiyle ilgili doğrudan veriler sınırlı. Kapsamlı antik DNA çalışmaları, örneğin The Genetic History of the Southern Arc, Galat kökenli nüfusun Anadolu gen havuzuna büyük bir katkı yapmadığını gösteriyor. Bu da, Galat göçlerinin sayıca sınırlı kaldığını ama kültürel ve siyasi etkilerinin demografik etkilerine göre çok daha güçlü olduğunu düşündürüyor. Keltlerle ilişkilendirilen R1b-P312 ve alt grupları (L21, DF27, U152) ise hem antik DNA hem de modern Türk toplumun verilerde çok nadir, %1’in altında görülüyor. Bu genler, çoğu zaman antik Galatlardan çok, Roma, Bizans, Orta Çağ ve hatta erken modern dönemdeki hareketlerin izlerini yansıtıyor olabilir.

Galat yerleşimleri rastlantısal değildi. Ancyra, Tavium ve Pessinus gibi merkezler yani Ankara, Yozgat Büyüknefes köyü, Eskişehir Ballıhisar köyü, Orta Anadolu’nun ana ticaret yolları üzerinde bulunuyordu. Galatlar bu sayede yalnızca askerî değil, ekonomik bir güç de tesis ettiler. Buna karşın, Avrupa’daki Kelt merkezlerinde görülen büyük ve surlu oppida tipi kentler Anadolu’da ortaya çıkmadı; bu da Galatların uzun süre kabile temelli bir siyasal yapıyı koruduklarını göstermektedir. Bu yapı, Roma’nın MÖ 86’daki müdahalesine kadar sürdü.

Galat kimliğinin kalıcılığı en açık biçimde dil verilerinde görülür. Antik kaynaklar Galatçanın MÖ 1. yüzyılda hâlâ yaygın biçimde konuşulduğunu, hatta bazı bölgelerde MS 6. yüzyıla kadar yaşadığını aktarır. Helenleşmiş aristokrasiye rağmen, alt toplumsal katmanlar Galat dilini ve geleneklerini uzun süre muhafaza etmiştir.

Betlem festivali

Betlem ya da Betnem, Mudurnu’da, Hıristiyanların Paskalya yortusuna denk gelen bir pazar günü, geçmişte Müslümanlar tarafından da kutlanan yerel bir bahar bayramının adıdır. Halkbiliminin duayen isimlerinden Pertev Naili Boratav, bu adın Keltlerdeki Beltane bahar bayramıyla olan benzerliğine dikkat çeker ve bölgede geçmişte yaşamış Galatların bu geleneğin taşıyıcısı olabileceğini öne sürer.

Bu bayramda, gün boyunca dağlardan toplanan ardıç dalları akşam büyük bir şenlik ateşinde yakılır. Çocuklar, genç kızlar ve kadınlar bu ateşin üzerinden atlar, çeşitli tekerlemeler söylerdi. Boratav, halk arasında “Hasır küfrü” ya da “Gavur küfrü” denilen bu uygulamanın, Mudurnu’nun Müslüman halkı tarafından yapıldığını, 1572 tarihli bir Osmanlı kaydına dayanarak aktarır.
Araştırmacı Metin And ise aynı geleneğin Afyonkarahisar ve Burdur’da da “Gavur Küfrü” adıyla yaşadığını belirtir.
Kaynak soranlar için: 100 Soruda Türk Folkloru, s. 220.

Şimdi biraz daha geriye, Kelt dünyasına gidelim. Beltane, Kelt kökenli halkların 30 Nisan – 1 Mayıs gecesinde, ışık ve şifa tanrısı Belenus onuruna düzenlediği büyük bir ateş festivalidir. Kelt takviminde bu tarih, yaz yarısının başlangıcı kabul edilir. Doğurganlık, hayvanların yaylaya çıkarılması, hastalıklardan ve kötü etkilerden arınma bu bayramın temel temalarıdır.

Festival boyunca büyük ateşler yakılır, insanlar ve hayvanlar bu ateşlerin arasından geçirilirdi. Keltlerde en kutsal ağaç meşeydi; ardıç ise kutsal olmaktan çok, arınmanın ve korunmanın aracıydı. Bu yüzden Beltane sırasında ardıç dalları ya da meyveleri ateşe atılır, yoğun dumanıyla kötülüklerin uzaklaştırıldığına inanılırdı.

Özellikle İskoçya ve İrlanda folklorunda, Beltane geleneğinin izleri bugün bile yaşamaya devam eder.

Ermeniler

Doğu Anadolu, Geç Antik Çağ’dan Orta Çağ’a kadar pek çok farklı halk ve kültürün iç içe yaşadığı bir bölgeydi. MÖ 6. yüzyıldan itibaren öne çıkan Ermeniler, Urartu’nun yıkılmasından sonra bölgede kalan yerel topluluklar, kuzeydoğuda Tao–Klarceti havzasındaki Gürcüler ve Karadeniz’in güneydoğu kıyısında Kolhis geleneğiyle bağlantılı Lazlar, bu çok renkli mozaikin başlıca parçalarıydı.

Kürtler ise Helenistik dönemde Doğu Anadolu’nun genel nüfusu içinde henüz belirleyici bir unsur değildi. Antik kaynaklarda Karduk ya da Kardu adıyla anılan topluluklar, daha çok Bohtan–Gordyene hattıyla, yani bugünkü Şırnak–Cizre çevresiyle sınırlı bir coğrafyada görülür.

Koine Yunancası, Erken Hristiyanlık döneminde İncil metinlerinin önemli dillerinden biri olsa da Doğu Anadolu’nun büyük bölümünde önemli bir Helenleşme süreci yaşanmadı. Örneğin Sophene ve Gordyene gibi, bugünkü Diyarbakır çevresi ile Şırnak–Hakkâri hattında Helenistik etki sınırlı kaldı. Bu bölgelerde yerel kültürler baskınlığını korudu. Zaten modern demografik çalışmalara baktığımızda da bunu görüyoruz. Seleukos İmparatorluğu’nun toplam nüfusu 14–18 milyon civarında tahmin edilse bile, etnik anlamda Helen kökenli nüfusun oranının yüksek olmadığı kabul ediliyor. Nüfusun büyük kısmını yerel halklar ve farklı etnik gruplar oluşturuyordu. Yunan nüfus daha çok kıyı kentlerinde, askerî kolonilerde ve büyük idari merkezlerde yoğunlaşmıştı. İç bölgelerde ise demografik denge büyük ölçüde yerel halkların elinde kalmaya devam etti.”

MS 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başında Ermeniler, Roma ile Sasani dünyası arasında bir tampon bölgeydi. Kültürel olarak ise Yunanca, Süryanice ve Farsçanın etkisi altındaydılar. Hristiyanlık resmî dindi ama kutsal metinlerin dili halkın dili değildi. İncil Yunanca ve Süryanice okunuyordu; bu da din ile halk arasında mesafe koyuyordu.  Bu noktada Mesrop Maştots sahneye çıktı. Yaklaşık MS 405’te Ermeni alfabesini geliştirdi. Bu sadece bir alfabe meselesi değil; bilinçli bir kültürel hamle. Amaç, Hristiyanlığı yerel dile taşıyarak toplumun içine kökleştirmekti. İncil’in Ermeniceye çevrilmesiyle birlikte birkaç şey aynı anda oldu. Öncelikle Yunanca’nın din üzerindeki ağırlığı kırıldı. Din, eğitim ve vaaz dili Ermeniceye kaydı. Helenistik dünya ile bağlar kopmadı ama Yunan kültürü merkez olmaktan çıktı.

Zamanla Ermeni Kilisesi, hem Bizans’a hem Sasani etkisine mesafeli, kendine özgü bir yapı geliştirdi. Dil burada birleştirici unsurdu. Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’nın yönü, Yunan dünyasından ziyade yerel, Ermenice konuşan bir Hristiyan kültürüne evrildi.  Alfabe + kutsal metin = kalıcı kültürü oluşturan sihirli formüldü. Bundan sonra siyasi hâkimiyet değişse bile, dil ve din üzerinden kurulan kimlik ayakta kalacaktı.  Peki bu durum, Doğu Anadolu’da Ermeni olmayan bazı küçük halkların zamanla Ermenileşmesine yol açmış olabilir mi? Evet, bu mümkün. Çünkü Hristiyanlığın dili Ermeniceye geçtiğinde, kilise, eğitim, yazı ve hukuk da Ermenice yürümeye başladı. Özellikle yazı geleneği zayıf olan ya da kilise ve manastır ağına dâhil olan küçük Hristiyan topluluklar için kamusal hayatın dili Ermenice hâline geldi. Bir-iki nesil sonra bu, kimlik algısını da değiştirmiş olabilir. Yani batıda Yunan kilisesinin, din üzerinden Anadolu’nun yerli halklarını kültürel olarak dönüştürmesine benzer bir süreç, doğuda da yaşanıyor. İnsanlar önce “Ermenice konuşan Hristiyan” olarak görülüyor, zamanla da “Ermeni” olarak algılanmaya başlıyor. Burada dil ve din, genetik kökenden çok daha hızlı ilerliyor. Ama altını özellikle çizmek gerekir ki bu süreç herkesi kapsamaz. Süryaniler, Gürcüler gibi kendi kilise dilini ve kurumlarını koruyan topluluklar Ermenileşmedi. Belirleyici olan şey İncil’in Ermenice olması değil; hangi kilise ağına dâhil olduğunuzdu.

Orta Çağ boyunca Anadolu’da, bazı Ermenilerin Ermeni Apostolik Kilisesi’nden Bizans’ın resmî kilisesi olan Rum Ortodoksluğuna geçmesi oldukça yaygındı. Bunun temel nedeni, Bizans yönetiminde Ermeni kökenli ailelerin askerî ve idarî kadrolarda önemli görevler üstlenmesi ve devlet içinde yükselmenin fiilen Ortodoks kimliğini benimsemeyi gerektirmesiydi. Nitekim birçok Bizans imparatoru, komutanı ve din adamı Ermeni kökenliydi; ancak resmî olarak Ortodoks kimliği taşıyordu. Bu süreç, dili Ermenice olan ama mezhep olarak Rum Ortodoks kalan özgün bir topluluğun ortaya çıkmasına da yol açtı. Anadolu’nun Bizans ile Ermeni dünyasının kesiştiği Eğin, Dersim ve Harput gibi bölgelerde şekillenen bu topluluk Hayhorum olarak anılıyordu. Hayhorum adı, Ermenice Hay (Ermeni) ile Horum yani Rum kelimelerinin birleşiminden geliyordu. 1923 mübadelesiyle Yunanistan’a gönderilen Hayhorumların, etnik olarak Ermeni kökenli olup Bizans döneminde Rum Ortodoksluğunu benimsemiş topluluklar olduğu kabul edilmektedir. Özetle Doğu Anadolu’da etnik kimlikler, kılıç zoruyla değil, daha çok ibadet dili üzerinden şekillenmişti.

Roma Dönemi (MÖ 133-63)

Helenistik dönemde Anadolu’daki kentler ve küçük krallıklar, sürekli güçlü komşular arasında sıkışıp kalıyordu. Zamanla herkes aynı sonuca vardı: Bu karmaşık dünyada ayakta kalmanın en güvenli yolu Roma’ya yaklaşmaktı. Roma, Doğu Akdeniz’de güçlendikçe, Anadolu’daki yerel yönetimler bir yandan Helenistik krallıklara karşı Roma’yı denge unsuru olarak kullandı, bir yandan da mümkün olduğunca kendi bağımsızlıklarını korumaya çalıştı. Roma ise başta kılıç zoruyla değil, diplomasi ve ittifaklarla ilerlemeyi tercih etti.

Roma egemenliğinin Anadolu’da kalıcı hâle gelmesi ise MÖ 133 yılı önemlidir. Pergamon Kralı III. Attalos, krallığını vasiyetiyle Roma’ya bıraktı. Roma da bu toprakları Asia Eyaleti olarak örgütleyerek, Anadolu’da ilk kez doğrudan ve sürekli bir yönetim kurdu. Bundan sonra Anadolu sadece Helenistik krallıkların kendi aralarındaki çekişmelerinin yaşandığı bir coğrafya olmaktan çıktı. MÖ 1. yüzyılda patlak veren Mithridates Savaşları ve Roma’nın kendi iç çatışmaları, Anadolu’yu Roma ile Doğu dünyası arasındaki kadim mücadelenin tam merkezine taşıdı.

Bergama Krallığı’nın Roma’ya bırakılması, Anadolu’da Roma egemenliğine karşı ilk büyük tepkiyi de doğurdu. MÖ 133–129 yılları arasında Aristonikos, III. Eumenes adıyla tahta hak iddia ederek Roma’ya karşı silahlı bir isyan başlattı. Bu isyanın en dikkat çekici yanı, kimlerden destek gördüğüdür. Aristonikos’un arkasında ağırlıklı olarak Batı Anadolu’nun iç kesimlerinde yaşayan, Helenleşme düzeyi düşük yerel topluluklar vardı. Antik kaynaklar; Mysialılar, Frigler, Lidyalılar ve Galatlar gibi Yunan kökenli olmayan Anadolu halklarının isyanda etkin rol oynadığını açıkça söyler.

İsyanın Ege kıyısındaki Yunan kentlerinde değil de Mysia ve Phrygia’nın dağlık bölgelerinde yoğunlaşması da bunun bir göstergesidir. Roma’ya karşı direnişi esas olarak kentli elitler değil, kırsal ve yerel unsurlar sahiplendi. Roma ancak MÖ 129 yılında isyanı tamamen bastırabildi ve Asia Eyaleti üzerindeki gerçek hâkimiyetini ancak bundan sonra kurabildi.

MÖ 1. yüzyıla gelindiğinde Roma bu kez Anadolu’nun doğusunda, Pontus Krallığı ile çok daha büyük bir hesaplaşmanın içine girdi. Pontus Kralı VI. Mithridates Eupator, Roma’ya karşı Anadolu’daki en kapsamlı ve en iddialı direnişi örgütledi. Olup biten aslında, Helenistik dünyanın Roma’ya karşı son büyük meydan okumasıydı. Mithridates’in hedefi, Karadeniz merkezli güçlü bir krallık kurmak ve Roma’nın Anadolu’daki ilerleyişini durdurmaktı. Ama mesele sadece toprak değildi. Mithridates kendisini, Roma’ya karşı Helenistik dünyanın koruyucusu olarak sunuyordu. Yani açıkça “Roma’ya karşı Anadolu ve Yunan dünyası” söylemi kurdu. Özellikle Kapadokya üzerinde nüfuz kurması ve kendi denetimindeki kralları tahta çıkarması, çatışmanın ana cephelerinden biri hâline geldi.

Burada çok net bir ideolojik karşıtlık vardı. Bir tarafta Roma’nın vergiye, askere ve yönetime dayalı pragmatik imparatorluk düzeni; diğer tarafta ise Helenistik krallık geleneği: kral-kültü, Yunanca, şehirler, tapınaklar ve eski elitler. Mithridates bu kimliği bilinçli biçimde inşa etti. Saray dili Yunancaydı. Kendini Büyük İskender’in mirasçısı gibi sundu. Anadolu ve Yunan şehirlerine “Roma sizi sömürüyor, ben sizi kurtaracağım” diye seslendi. Bu yüzden Pontus Krallığı etnik olarak karışık olsa da, ideolojik olarak açık biçimde Helenistik ve Yunan dünyasına yaslanıyordu.

Roma–Pontus Savaşları’nda, yani MÖ 88–63 arasında, Mithridates askeri açıdan çok güçlü bir başlangıç yaptı. Bu dönemin en korkunç örneği, MÖ 88’de yaşanan ve “Asya Katliamı” olarak bilinen olaydır. Mithridates’in emriyle Batı Anadolu’da Roma vatandaşları ve İtalyan tüccarlar sistematik biçimde hedef alındı; antik kaynaklara göre on binlerce kişi öldürüldü.

Mithridates’in amacı sadece korku yaratmak değildi. Roma’nın Anadolu’daki ekonomik ve toplumsal varlığını bir gecede silmek, yerel şehirleri Roma’yla geri dönülmez biçimde karşı karşıya getirmek ve kendisini Roma’ya karşı tek gerçek alternatif güç olarak dayatmaktı. Bu yüzden Asya Katliamı basit bir şiddet patlaması değil, son derece bilinçli bir siyasal hamleydi. Geri dönüş kapılarını kapattı. Roma açısından bu, pazarlık edilecek ya da affedilecek bir isyan değildi. Asya Katliamı, Mithridates’in Roma’ya karşı zar atmasıydı. Roma’ya karşı topyekûn bir başkaldırı. Mitridates’in zarı kısa vadede işe yaradı; Anadolu’daki Roma etkisi sarsıldı. Ama uzun vadede Roma’nın tüm askerî ve siyasal gücüyle bölgeye yüklenmesine ve savaşı kazanmasıyla sonuçlandı. Bunun birkaç temel nedeni vardı. Birincisi, Roma’nın insan ve kaynak gücü çok daha büyüktü; bir orduyu kaybedip yenisini kurabiliyordu. Mithridates’in böyle bir kapasitesi yoktu. İkincisi, Roma kurumsal bir devletti; generaller değişse de (Sulla, Lucullus, Pompeius) sistem ayakta kalıyordu. Mithridates karizmatik bir liderdi, ama onun yokluğunda sistemi ayakta tutacak kurumsal bir yapı yoktu. Üçüncüsü, Helenistik dünya birleşik değildi. Yunan şehirleri Roma’dan hoşlanmıyordu ama uzun vadede Roma’nın düzenini, Mithridates’in belirsiz vaatlerine tercih ettiler.

Roma’nın zaferiyle Anadolu’da Helenistik krallıklar çağı kapanmaya başladı. Mithridates Savaşları sırasında Roma, siyasal denetimini adım adım genişletti. MÖ 74’te Bithynia Krallığı, Kral IV. Nikomedes’in vasiyetiyle Roma’ya bırakıldı ve Bithynia et Pontus Eyaleti kuruldu. MÖ 63’te Mithridates’in ölümüyle Pontus Krallığı da sona erdi. Ancak Roma her yeri hemen doğrudan eyalet yapmadı.

Kıyı bölgeler doğrudan Roma yönetimine bağlanırken, iç kesimlerde Roma’ya bağlı yerel krallıklar bir süre daha varlığını sürdürdü. Kapadokya Roma’nın nüfuzu altına girdi; Galatya ise önce müttefik, MÖ 25’te Augustus döneminde doğrudan Roma eyaleti oldu.  Böylece MÖ 1. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Anadolu’daki tüm Helenistik krallıklar ya Roma tarafından ilhak edilmiş ya da etkisiz hâle getirilmişti. Büyük İskender’le başlayan siyasal düzen kapanmış, Anadolu Roma İmparatorluğu’nun doğu eyaletlerinden biri olarak bambaşka bir döneme girmişti.

Peki Roma Anadolu’yu kolonize etti mi? Latince neden günlük dil olmadı?

Roma, Anadolu’yu eyaletlere ayırırken imparatorluğun bazı bölgelerinde yaptığı gibi kitlesel Latin kolonileri kurmadı. Yani Anadolu’ya büyük çaplı, Latince konuşan nüfus göçleri yaşanmadı. Bu da Roma’nın Anadolu’da nüfus yapısını kökten değiştirmek gibi bir hedefi olmadığını gösterir.

Tabii ki bu, Roma’nın hiç iskân politikası uygulamadığı anlamına gelmez. Roma Anadolu’da daha sınırlı ve seçici bir yol izledi: askerî koloniler kurdu, emekli lejyonerleri stratejik noktalara yerleştirdi ve az sayıda İtalyan kökenli memur ile tüccar gönderdi. Ancak bu gruplar toplam nüfus içinde her zaman küçük bir azınlık olarak kaldı. Sonuçta Roma Anadolu’da yönetici bir güç oldu, fakat bölgenin demografik yapısını büyük ölçüde yerli ve Helenistik karakteriyle baş başa bıraktı.

Roma’nın Anadolu’da kitlesel kolonizasyona gitmemesinin birkaç nedeni vardı. Birincisi, Anadolu zaten köklü bir şehirleşme geleneğine sahipti. İkincisi, bölge büyük ölçüde Helenistik kültürle bütünleşmişti ve Roma açısından ciddi bir uyum sorunu yaratmıyordu. Üçüncüsü ise Anadolu ekonomik olarak güçlüydü; düzenli ve yüksek vergi üreten bir coğrafyada Romanizasyonu hızlandırmak için nüfus transferine ihtiyaç yoktu. Roma’nın önceliği kültürel dönüşüm değil, etkin ve istikrarlı yönetimdi.

Buna rağmen askerî ve stratejik açıdan önemli bazı bölgelerde istisnalar görüyoruz. Özellikle Augustus döneminde Galatya’da, Ancyra merkezli olarak emekli lejyonerler yerleştirildi. Bu durum bölgede Latince yazıtların sayısını belirgin biçimde artırdı. Ancyra’daki Monumentum Ancyranum, bu sürecin örneklerinden biridir. Benzer şekilde Pisidia’da Colonia Caesarea Antiocheia (Yalvaç), Parlais (Barla) ve Comama (Gönen) gibi kentlerde yoğun veteran iskânı yapıldı; bu yüzden erken dönem Latince epigrafi bu şehirlerde daha görünür hâle geldi.

Buna karşılık Efes, Smyrna, Pergamon, Tarsos, Nikomedia ve Nikaia gibi büyük ve köklü kentlerde Yunanca, hem günlük yaşamda hem de kamusal alanda baskın dil olmaya devam etti. Roma bu şehirlerde yerel elitlerle iş birliği yaptı ve mevcut kent düzenini büyük ölçüde korudu. Latince, eyalet idaresinde, orduda ve resmî yazışmalarda kullanıldı; fakat hiçbir zaman halkın konuştuğu yaygın bir dil hâline gelmedi. Günlük yaşamda, ticarette ve kültürel üretimde Yunanca baskınlığını sürdürdü, hatta Roma döneminde daha da güçlendi.

Bu yüzden Anadolu’da uzun süre iki dilli bir yapı görüyoruz: Latince devletin diliydi, Yunanca ise kamusal hayatın fiilî diliydi. Bu denge o kadar kalıcı oldu ki, ilerleyen yüzyıllarda Doğu Roma İmparatorluğu’nda Latince, MS 7. yüzyılda resmî dil olma özelliğini fiilen kaybetti.

Roma Anadolu’ya valiler, askerî komutanlar ve vergi görevlileri gönderdi; ancak bunların tamamı nüfusun çok küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Bu nedenle Anadolu’da genetik açıdan belirgin ve yaygın bir “Latin nüfus izi”nden söz etmek mümkün değildir. Ortaya çıkan yapı bir Latinleşme değil, Yunanca ile Roma yönetiminin birleştiği bir sentezdi. Kısacası Roma, Anadolu’yu kolonize etmekten çok yönetti; dönüştürmekten ziyade entegre etti. Anadolu, Roma İmparatorluğu içinde Latinleşen bir bölge değil, Helenistik temeli koruyarak Roma idaresiyle bütünleşmiş bir eyaletler coğrafyası olarak kaldı.

Roma egemenliğinin en önemli sonuçlarından biri, Anadolu’nun MÖ 1. yüzyıl ile MS 3. yüzyıl arasında görece istikrarlı kalmasıdır. Balkanlar’da Got ve diğer Cermen hareketleri ciddi demografik dönüşümler yaratırken, Anadolu bu dalgalardan büyük ölçüde etkilenmedi. Gotlar kıyıları yağmaladı, ancak kitlesel yerleşimler kurmadı. Anadolu’nun etnik yapısını belirgin biçimde değiştiren esas göçler, çok daha geç dönemde, Slav, Arap ve nihayet Türklerin gelmesiyle gerçekleşecektir.

MS 212’de Caracalla’nın ilan ettiği Constitutio Antoniniana ile imparatorluk içindeki tüm özgür bireylere Roma vatandaşlığı tanınması da, kültürel bir Latinleştirme değil; hukuki ve mali bir bütünleşme hamlesiydi. Amaç, imparatorluğu tek bir siyasal çerçevede tanımlamaktı. Kısacası Roma, Anadolu’da dili ve kültürü dönüştürmeye çalışmadı; mevcut Helenistik yapıyı kullanarak siyasal kontrolü sağlamayı tercih etti. Bu tercih, Anadolu’nun Roma döneminde neden Yunanca konuşmaya devam ettiğini ve neden demografik açıdan görece istikrarlı kaldığını açıkça ortaya koyar. Peki Roma’nın Doğu’da Yunancayı serbest bırakması, Osmanlı’nın Balkanlar’da yerel dilleri koruyan idari pratiğiyle karşılaştırılabilir mi? Sizce benzer bir yönetim refleksi var mı? Yorumlar da tartışabilirsiniz.

Roma İmparatorluğu döneminde Balkanlar, sınır bölgesi olmasına rağmen genetik ve kültürel açıdan son derece kozmopolit bir yapı sergilemiştir. Yapılan Paleogenetik çalışmalar, Roma egemenliği altında Balkanlarda yoğun bir şehirleşme yaşandığını; ancak bu sürecin İtalya’dan gelen nüfustan çok, Anadolu ve Doğu Akdeniz kaynaklı göçlerle şekillendiğini göstermektedir. Yani Roma döneminde İtalya’dan Anadolu’ya değil ilginç bir şekilde Anadolu’dan imparatorluğun çeşitli bölgelerine ama özellikle Balkanlar’a yoğun bir yerleşimin olduğunu görüyoruz.

MÖ 1. yüzyıl ile MS 250 arasındaki dönemde Balkanlar’daki en belirgin demografik hareketlilik, Batı Anadolu ve Kuzey Levant kökenlidir. İncelenen bireylerin yaklaşık üçte biri bu popülasyonlarla genetik uyum göstermekte; göçlerin başlıca kaynakları Efes, Korint ve Bizantion gibi doğu Akdeniz kentleri olmaktadır. Erkek oranının belirgin biçimde yüksek olması, bu hareketliliğin aile yerleşimlerinden ziyade askerî, ticari ve zanaatkâr temelli olduğunu ortaya koymaktadır.

Anadolu kökenli bireyler, Balkanlar’da yerel halktan ayrışmamış; aynı yerleşimleri ve nekropolleri paylaşarak toplumsal entegrasyon sağlamışlardır. Özellikle bugünkü Sırbistan Viminacium’daki Rit nekropolünde görülen zengin mezar buluntuları, bu göçmenlerin yalnızca yerleşmekle kalmayıp yüksek sosyoekonomik statülere de ulaştıklarını göstermektedir. Buna ek olarak Sahra-altı Afrika ve Kuzey Afrika kökenli bireylerin varlığı, Roma dünyasında uzun mesafeli iç göçlerin yaygınlığını ortaya koymaktadır. Roma döneminde oluşan Anadolu kökenli genetik etki, imparatorluk dönemiyle sınırlı kalmamış; yerel Balkan nüfusuyla karışarak Orta Çağ’a kadar taşınmıştır. Modern Balkan halklarının genetik yapısında Bu dönemim Anadolu katkısı yaklaşık %20–25 oranında izlenebilmektedir.

Erken Orta Çağ’da ise Balkan demografisi yeni ve güçlü bir unsurla şekillenmiştir: Slav göçleri. MS 700 sonrasında Doğu Avrupa kökenli genetik miras belirgin biçimde artmış; Sırp, Hırvat, Bulgar ve Rumen toplumlarında Slavların oranı %50–60 seviyelerine ulaşmıştır. Yunanistan’da bu oran düşerken, Ege Adaları’nda sınırlı kalmaktadır. Sonuç olarak Balkanların bugünkü genetik yapısı; yerel Demir Çağı halkları, Roma döneminde gelen Anadolu kökenli nüfus ve Erken Orta Çağ Slav göçlerinin üst üste binmesiyle oluşmuştur.

Gelelim Gotlara… Antik DNA çalışmaları, “Gotlar” dediğimiz toplulukların tek ve homojen bir etnik yapıdan oluşmadığını gösteriyor. Aksine Gotlar, farklı kökenlerden gelen grupların bir araya gelmesiyle oluşmuş konfederatif yapılardı. Tarihsel kaynaklarda genellikle Cermen halkları arasında sayılmalarına rağmen, genetik veriler Gotların ortak bir “kan bağı” etrafında değil; siyasal ve askerî bir birlik etrafında şekillendiğini ortaya koyuyor.

Genetik veriler, Got göçlerinin yalnızca Orta ve Kuzey Avrupa kökenli bireylerle sınırlı kalmadığını; Kuzey Karadeniz–Hazar bozkırıyla ilişkili unsurları da içerdiğini göstermektedir. Bu durum, Got konfederasyonlarının Cermen kökenli çekirdek gruplar etrafında, farklı bozkır ve yerel halkların katılımıyla şekillendiğine işaret ediyor. Orta/Kuzey Avrupa ve bozkır kökenli genetik bileşenlerin aynı bireylerde bir arada görülmesi, bu karışımın Roma sınırlarına ulaşılmadan önce gerçekleştiğini; Gotların göç süreci boyunca farklı grupları bünyesine katan esnek bir yapı sergilediğini düşündürmektedir. Dolayısıyla Got kimliği, etnik saflıktan çok siyasi ve kültürel aidiyet üzerinden tanımlanmalıdır.

Arkeogenetik çalışmalar, kültürel kimlik ile genetik köken arasındaki ayrımı da açık biçimde ortaya koymaktadır. “Gepid” ya da “Cermen” kültürüyle ilişkilendirilen mezarlıklarda, hem kuzey ve bozkır kökenli göçmenler hem de tamamen yerel Balkan Demir Çağı kökenli bireyler tespit edilmiştir. Bu tablo, yerel halkların Got konfederasyonlarına entegre olduğunu ve kültürel dönüşümün tek yönlü işlemediğini göstermektedir.

Otozomal DNA’daki bu çeşitliliğe karşın, Y-kromozomu verileri daha sınırlı bir paterne işaret etmektedir. I1,I2, R1b-U106, R1a-Z282 ve R1a-Z93 gibi haplogrupların sürekliliği, Got toplumlarında baba soylu (patrilineal) bir sosyal örgütlenmenin varlığına işaret eder. Bu durum, siyasi ve askerî liderliğin belirli erkek soyları etrafında şekillendiğini düşündürmektedir.Bu noktada dikkat çekici bir ayrıntı ortaya çıkar: R1a-Z93 haplogrubu, günümüzde Oğuz Türkleri ile Kazak, Kırgız, Özbek ve Türkmenler başta olmak üzere Orta Asya Türk halklarında yaygın bir Y-kromozom hattıdır. İlk bakışta bu durum şaşırtıcı görünebilir. Ancak Vizigotların erken evreleri, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda şekillenmiştir. Bu bölge, İskitler, Sarmatlar ve Alanlar gibi R1a-Z93 taşıyıcısı olabilecek bozkır topluluklarının dolaşım ve etkileşim alanıydı. Dolayısıyla bu haplogrubun Vizigotlara girişi; asimilasyon, evlilik ilişkileri ya da askerî-siyasi ittifaklar yoluyla gerçekleşmiş olabilir.

Frigya’ya Yerleşen Visigotlar Meselesi

Roma döneminde Anadolu’nun demografik açıdan görece istikrarlı kalması, doğal olarak şu soruyu gündeme getirir: Batı Roma’yı çözen ve Balkanlar’ı sarsan barbar göçleri Anadolu’yu etkiledi mi? Özellikle MS 4. yüzyılın sonlarında Gotların Balkanlar’daki ilerleyişi, Anadolu için de bir nüfus kırılması anlamına mı geliyordu, yoksa bu hareketlilik burada sınırlı ve geçici mi kaldı?

MS 4. yüzyılın sonlarında, Tuna hattındaki Roma sınır sisteminin çökmesiyle Balkanlar genelinde yoğun bir Cermen hareketliliği başladı. Ancak bu gelişme, Anadolu’ya kalıcı Got yerleşimleri olduğu anlamına gelmez. MS 378–399 arasındaki hareketlilik, esas olarak Balkanlar ve Trakya ekseninde ilerleyen Ostrogot (Doğu Gotları) gruplarıyla sınırlıydı.

MS 382’de Kuzey Bulgaristan’da, Roma toprakları içinde ilk özerk Got yapılanmasının kurulmasıyla imparatorluk kısa süreli bir denge yakaladı; ancak bu istikrar yaklaşık on üç yıl sürdü. Bu dönemde Got birlikleri Anadolu’ya iskân edilmedi. Anadolu, yalnızca geçici askerî konuşlanma ve sevkiyat alanı olarak kullanıldı; birlikler daha sonra yeniden Trakya ve Balkanlar’a çekildi.

Nitekim MS 395’te Visigotların (Batı Gotları) büyük bölümü Alarik önderliğinde Balkanlar’dan ayrılarak İtalya’ya yöneldi. Bu süreç, MS 410’da Roma’nın yağmalanmasına ve Batı Roma İmparatorluğu’nun çözülmesine giden yolu açtı. Frigya bağlamında sıkça yanlış yorumlanan olay ise MS 399’da Tribigild komutasındaki Got birliklerinin Bizans’a karşı ayaklanmasıdır. Yaklaşık 35.000 kişilik bu güç, Roma ordusu içinde foederati statüsünde görev yapan askerî unsurlardan oluşuyordu. Frigya’daki varlıkları, sivil bir yerleşim ya da kolonizasyon değil; Roma hizmetindeki geçici askerî konuşlanmaydı. Buna rağmen bu olay, bazı anlatılarda “Frigya’ya Got yerleşimi” şeklinde sunulmuş, hatta bu askerî varlığın 100–200 bin kişilik bir nüfusu temsil ettiği ileri sürülmüştür. Bu iddiaların tarihsel ve demografik bir karşılığı yoktur.

Genel çerçevede Roma, MS 376–382 arasındaki sınır baskıları nedeniyle Got topluluklarını foederati (yani ‘müttefik’) olarak kabul etmiş; ancak bu uygulama Anadolu’da kalıcı Got iskânı anlamına gelmemiştir. Söz konusu hareketlilik, Roma ordusunun denetimi altındaki geçici askerî birlik konuşlandırmalarından ibarettir.

Anadolu’ya Yerleşen Vandallar İddiası

Gotlar örneğinde açıkça gördüğümüz bir sorun var: Anadolu tarihinde geçici askerî varlıklar ile kalıcı nüfus yerleşimleri sık sık birbirine karıştırılıyor. Bir ordunun bir bölgeden geçmesi, sefer yapması ya da kısa süreli konuşlanması, orada yüzyıllar süren etnik bir yerleşim olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu ayrım çoğu zaman göz ardı ediliyor.

Bu yöntem hatası sadece Gotlarla sınırlı değil. Aynı yaklaşım, bu kez Vandallar üzerinden tekrarlanıyor. Zaman zaman, Bizans’ın Kuzey Afrika’daki Vandal Krallığı’nı yıkmasının ardından, bu topluluğun Anadolu’ya kitlesel biçimde sürüldüğü ve burada yüzyıllar boyunca varlığını koruduğu ileri sürülüyor. Hatta bu anlatı, MS 820’deki Slav Thomas isyanına kadar uzatılıyor. Ancak bu iddialar, tarihsel kaynaklarla örtüşmüyor.

Gerçek tablo ise şöyle: Vandal Krallığı, MS 533–534 yıllarında Belisarios komutasındaki Bizans ordusu tarafından ortadan kaldırıldı. Krallığın yıkılmasının ardından Vandalların tamamı Anadolu’ya sürülmedi. Vandal elitinin bir bölümü idam edildi, bir kısmı Bizans ordusuna alındı, önemli bir kısmı ise Kuzey Afrika’da yerel nüfus içinde asimile oldu. İmparator Justinianus’un Vandalları kitlesel biçimde Anadolu’ya zorla yerleştirdiğine dair güvenilir bir Bizans kaydı yok. Bu nedenle Anadolu’da kalıcı, toplu ya da iz bırakmış bir Vandal yerleşiminden söz etmek mümkün değil. Arkeolojik, epigrafik ya da yazılı kaynaklar böyle bir nüfus hareketini doğrulamıyor.

Benzer şekilde, MS 820’deki büyük isyanın lideri Thomas Slavos’un da Vandallarla bir bağı bulunmuyor. Thomas, Bizans ordusunda yetişmiş tarihsel bir figürdür. Etnik kökeni tartışmalı olmakla birlikte, Slav ya da Güney Slav kökenli olduğu yönündeki görüşler çok daha güçlüdür. İsyan ordusu ise Slavlar, Ermeniler, Kafkas kökenli gruplar ve Anadolu’nun çeşitli themalarından gelen askerlerden oluşuyordu. Vandallar bu tabloda yer almıyor. Dolayısıyla “Vandallar Anadolu’ya yerleştirildi, yüzyıllarca varlıklarını korudular ve 9. yüzyılda Bizans isyanlarında ortaya çıktılar” şeklindeki anlatı, tarihsel verilere dayanmıyor.

MS 811’de Bizans İmparatoru I. Nikephoros’un Bulgarlarla yaptığı savaşta ölmesi ve ordunun ağır bir yenilgi alması, Balkanlar’daki dengeleri Bizans’ın aleyhine çevirdi. Bu yenilgiden sonra Bulgar Hanı Krum, Bizans topraklarına peş peşe akınlar düzenledi. Bu karışık dönemde bazı Slav ve Bulgar grupları Bizans’a sığındı. Bizans kronikleri bu sığınmalardan söz eder; ancak bunların düzensiz ve sınırlı gruplar olduğu anlaşılıyor.

Daha planlı ve geniş ölçekli yerleştirmeler ise 11. yüzyılda, Bulgar İmparatorluğu’nu tamamen ortadan kaldıran İmparator II. Basileios döneminde başladı. “Bulgarkıran” lakabıyla tanınan Basileios, direnen Bulgar aristokrasisinin bir bölümünü başka bölgelere sürgün etti. Bulgar askerlerini ve ailelerini ise özellikle Anadolu’daki stratejik noktalara yerleştirdi. Amaç açıktı: hem Anadolu’nun askerî savunmasını güçlendirmek hem de Bulgar nüfusunu parçalayarak merkezi denetimi sağlam tutmak.

Bu uygulama yani ethnikoi metoikoi iskân politikası, Bizans’ın çok iyi bildiği klasik bir yöntemdi. Bizans, savaşta ele geçirilen ya da kendi isteğiyle imparatorluğa sığınan toplulukları, ihtiyaç duyulan bölgelere yerleştiriyordu. Kimi zaman sınır güvenliği için, kimi zaman askerî hizmet için, kimi zaman da üretimi sürdürmek amacıyla… Yani bu, rastgele bir göç değil; merkezden planlanan, kontrollü bir iskân politikasıydı. Bizans’ın yüzyıllarca ayakta kalmasının nedenlerinden biri de bu tür ince ayarlardı.

11.yüzyılda Anadolu’ya yerleştirilen Bulgar nüfusunun izleri bugün de kaynaklarda görülüyor. Efes yakınlarında, bugünkü Ayasuluk yani Selçuk çevresinde, Orta Bizans metinlerinde “Bulgarlar köyü” ya da “küçük Bulgar topluluğu” anlamına gelen yer adları geçiyor. Bu nüfusun büyük ihtimalle II. Basileios döneminde yerleştirilen Bulgarlar ile daha erken Slav yerleşimlerinin birleşimi olduğunu söyleyebiliriz. Bu örnek bize şunu net biçimde gösteriyor: Bizans, fethettiği ya da teslim olan toplulukları iç bölgelere taşıyarak askerî ve ekonomik amaçlarla kullanmayı bilen son derece pragmatik bir imparatorluktu. Aynı yöntemi Ermeniler, Araplar ve İran kökenli gruplar için de uyguladı.

Ama burada çok önemli bir nokta var. Bizans, Anadolu’ya farklı kökenlerden topluluklar yerleştirdi; evet. Ancak bu yerleştirmeler hiçbir zaman kontrolsüz, kitlesel ya da Anadolu’nun etnik yapısını kökten değiştiren göçler olmadı.

Şimdi isterseniz, Bizans’ın iskân politikasında önemli bir yer tutan Arap, Ermeni ve İrani unsurlardan bahsedelim. Bizans’ın doğu sınırı, imparatorluk için her zaman sorunlu ve hareketli bir cepheydi. Bu yüzden Ermeni prenslikleriyle ilişkiler hiçbir zaman tek taraflı olmadı; kimi zaman ittifak kuruldu, kimi zaman ciddi çatışmalar yaşandı. Bizans, sadakatinden emin olduğu Ermeni soyluları ve adamlarını Kapadokya’ya, Kilikya’ya ve İç Anadolu’ya yerleştirerek güçlü bir askerî aristokrasi oluşturdu.

Bu yerleştirmeler bazen gönüllüydü, bazen de siyasî baskı yoluyla gerçekleşti. Ermeni soylu ailelere toprak verildi, thema sistemi içine alındılar ve imparatorluğun askerî yapısına entegre edildiler. Bu nedenle Orta ve Doğu Anadolu’da Ermeni varlığı yüzyıllar boyunca kalıcı izler bıraktı.

Arap iskânı ise daha karmaşık bir tablo sunar. Arap–Bizans sınırı boyunca süren uzun savaşlar sırasında, savaş esirleri, taraf değiştiren kabileler ve Bizans’a sığınan gruplar Anadolu’nun iç bölgelerine yerleştirildi. Bunlar genellikle Hristiyanlaşmış ya da imparatorluğa sadakat göstermiş topluluklardı. Küçük yerleşimlere dağıtıldılar; hem tarımsal üretime katkı sağlamaları hem de sınır garnizonlarını desteklemeleri amaçlandı. Özellikle Emevî ve Abbasî dönemlerinde Bizans’a geçen Arap gruplar, hafif süvari birlikleri ve at yetiştiriciliği konusundaki deneyimleriyle Bizans ordusunun askerî kapasitesini güçlendirdi.

İran kökenli nüfusun iskânı ise Sâsânî–Bizans rekabetinin dolaylı bir sonucudur. Sâsânî sarayından kaçan soylular, savaş esirleri ve çeşitli göçmen gruplar Bizans tarafından dikkatle seçilen bölgelere yerleştirildi. Bu grupların bir kısmı İstanbul’da yüksek mevkilere kadar yükselirken, bir kısmı doğu eyaletlerinde idarî ve askerî görevler üstlendi. İranlı zanaatkârlar ve tüccarlar ise özellikle dokuma, metal işçiliği ve şehir kültürü alanlarında Bizans ekonomisine önemli katkılar sağladı.

Bu üç örneğin ortak noktası çok net: Bizans, nüfusu pasif bir kalabalık olarak değil; savunma, üretim ve yönetimin aktif bir parçası olarak görüyordu. İnsan toplulukları, imparatorluk açısından askerî ve ekonomik işlevleri olan unsurlardı. İşte bu yaklaşım, Bizans’ın yüzyıllar boyunca ayakta kalabilmesinin temel nedenlerinden biriydi.

Ermeni Göçleri

Ermeni dünyasının çekirdek coğrafyası, Aras Nehri havzasında, Ağrı Dağı çevresinde şekillenmişti. Artakşat, Dvin, Ani ve Kars gibi merkezler bu bölgenin öne çıkan şehirleriydi. Burası aynı zamanda İran’dan Trabzon’a uzanan ticaret yollarının kesiştiği, İpek Yolu’nun kuzey kolunu denetleyen stratejik bir kavşaktı. MS 430–634 yılları arasında Sâsânî egemenliği altında kalan bu coğrafyada Ermeni aristokrasisi varlığını sürdürdü; ancak özellikle dinî baskılar sık sık isyanlara yol açtı. Zerdüşt etkisi ve mezhep dayatmaları, yerel soylular ile merkezî otorite arasındaki gerilimi sürekli canlı tuttu.

571–572’de patlak veren büyük isyanın ardından bazı Ermeni soyluların Bizans’a sığındığı ve Batı Anadolu’ya, özellikle Bergama çevresine yerleştirildiği biliniyor. Bu iskânın nüfus açısından ne kadar geniş olduğu net değil; ancak bölgedeki Ermeni varlığı hem Bizans kroniklerinde hem de dolaylı tarihsel verilerde açık biçimde izlenebiliyor. 711–713 yılları arasında tahta çıkan Ermeni kökenli imparator Philippikos Bardanes’in ailesinin de bu Batı Anadolu’daki Ermeni kolonileriyle bağlantılı olduğu düşünülür. Ancak bu ilişkinin doğrudan 571 isyanına kadar uzandığını kesin biçimde söylemek mümkün değil.

Bergama çevresindeki Ermeni toplulukları 7. yüzyıla kadar kimliklerini büyük ölçüde korudu. Daha sonraki dönemde ise Helenleşme süreci, dil ve kültür üzerinden yavaş ve kademeli biçimde ilerledi. Bu dönüşüm, zorlayıcı bir asimilasyondan çok; siyasi sadakat, Ortodoks inanç birliği ve imparatorluk bürokrasisiyle bütünleşme üzerinden gelişen bir uyum süreci olarak değerlendirilmelidir.

MS 654–861 arasında, Ermeni dünyasının büyük bölümü bu kez Emevî ve Abbasî yönetimleri altında Arap egemenliğinde kaldı. Özellikle 7. yüzyılın sonu ile 8. yüzyılın başında Arap baskılarının artması, Ermeni soylu aileleri için ciddi bir sorun oldu. Bir kısmı direndi, bir kısmı ise Bizans’a sığınmayı tercih etti. Bizans kaynakları bu göçleri oldukça net biçimde kaydeder. Nakharar denilen Ermeni aristokrat aileler, tebaalarıyla birlikte imparatorluk topraklarına kabul edildi ve özellikle Pontus ile Kapadokya’nın sınır bölgelerine yerleştirildi. Yani bu nüfus hareketleri Bizans’ın bilinçli şekilde yönettiği, askerî ve siyasî amaçları olan bir iskân süreciydi.

MS 700 yılı civarında, bir grup Ermeni soylunun kendilerine bağlı insanlarla birlikte Pontus sınırına yerleştirildiğini biliyoruz. Birkaç on yıl sonra, bu kez İmparator V. Konstantinos döneminde, Andzevatsi ve Amatuni kabilelerinin öncülük ettiği bir başka Ermeni göçünden söz edilir. Kroniklerde geçen “12 bin kişi” gibi rakamlar büyük olasılıkla yuvarlak ve semboliktir; ama şu kesin: Andzevatsi ve Amatuni gibi köklü Ermeni aristokrat aileleri bu dönemde Bizans hizmetine girmiştir. Yerleştirildikleri bölgeler tam olarak bilinmese de Kapadokya, Pontus ve Opsikion theması çevresi en güçlü ihtimaller olarak öne çıkar.

Hemşinliler: Tarih ve Genetik

İşte Hemşin’in kökenine dair anlatı ve tartışmalar da tam olarak bu tarihsel zemine oturur. Ortaçağ Ermeni tarih yazımında—özellikle Ermenistan Tarihi adlı eserin yazarı Horenli Musa’ya atfedilen rivayetlerde—Hemşin’in 8. yüzyılda Arap baskısından kaçan bir Ermeni soylu tarafından kurulduğu anlatılır. Bu kişi çoğu kaynakta Şapuh Amatuni adıyla geçer ve ona bağlı topluluklarla birlikte bölgeye yerleştiği aktarılır.

Bugün Hemşinlilerin dili, folkloru ve müzik kültürü incelendiğinde, Ermeni etkisini inkâr etmek mümkün değildir. Ancak sadece bu noktadan yola çıkarak bölgenin tamamen Ermeni göçleriyle şekillendiğini söylemek de mümkün değildir. Hele ki genetik de işin içine girdiğinde işler iyice karışır.

Orta Çağ Ermenileriyle ilişkilendirilebilecek başlıca Y-kromozom haplogrupları arasında R1b-M269 (özellikle Z2103 alt kolu), J2a, G2a, E-M34 ile daha düşük oranlarda T ve L yer alır. Bu soy hatları günümüz Ermeni erkek nüfusunda belirgin biçimde temsil edilmektedir. Aynı haplogrupların afrklı oranlarda Anadolu’da görülmesi şaşırtıcı değildir; zira bu hatlar, tüm Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz genetik havzasında yaygın olan eski soy çizgileridir. Hitit sonrası Anadolu toplulukları, Kapadokya Rumları, Süryaniler, İranî kökenli gruplar ve diğer yerel halklar büyük ölçüde aynı genetik havuzu paylaşır.

Amatör genetik derleme platformlarında—örneğin Family DNA gibi gruplarda paylaşılan —birkaç yüz kişilik derlemelere bakıldığında, Hemşinlilerin ne klasik Ermeni profiline ne de Doğu Anadolu ve Karadeniz’in diğer yerel topluluklarına birebir uyduğunu görmek mümkündür. Açıkçası tüm gruplar arasında ama aynı zamanda hepsinden farklı bir yerde dururlar. Bu da tüm diğer ihtimalleri canlı tutar.

Örneğin Y-DNA haplogrubu G1 neredeyse %20’ler varan oranıyla son derece dikkat çekicidir. Bu hat ne Doğu Karadeniz Türklerinde ne Lazlarda ne Ermenilerde ne de Anadolu’nun başka bir yerinde %1’in üzerinde değildir. G1’in dünyadaki ana merkezi bilindiği gibi İran olup (özellikle kuzeyi ve doğusu) orada bile %5–10 oranındadır. Gürcistan’da %1-2, Azerbaycan’ın İran Azerbaycanı ile temas eden bölgelerinde %2–5 oranlarında görülür. Ancak G1’in Pakistan ve Afganistan’da Beluçlar gibi bazı etnik gruplarda %5–15 oranlarında görülmesini bir kenara kaydedelim.

Benzer bir durum, önceki programlarda ele aldığımız L1b için de geçerlidir. Türkiye, Gürcistan ve Ermenistan’da yüzde 1 ve altında görülen bu haplogrup, Hemşin’de yine %20’leri bulan bir oranda çıkar ancak bu oran Doğu Karadeniz Türkleri ve Lazlarda da yüksektir. Haplogrup L İran’da özellikle doğu ve güneydoğusunda %3–7 oranında bulunur. Bu grubun G1’e benzer şekilde Pakistan ve Afganistan’daki bazı etnik topluluklarda özellikle Beluçlar da %10–30 oranlarında görülmesi artık tesadüf olamaz. Önceki programlarda dile getirdiğim gibi İran merkezli bu iki haplogrubun binlerce yıl önce batı ve doğuya ince damarlar halinde yayıldığı zamanlarda Hemşin bölgesi gibi izole dağlık alanlarda binlerce yıl boyunca varlığını ve yüksek oranlarını koruması da muhtemeldir. Bu durumda Doğu Karadeniz Türkleri, Lazlar ve Hemşinlilerde yüksek oranda bulunan L haplogrubunun bu halkların oluşumdan çok daha önce bölgede yer alan ortak bir çatı olduğu akla gelebilir.

Buna karşılık Batı Anadolu’da yüzde 2–5, Ermenistan’da ise yüzde 25–35, Doğu Anadolu Türk ve Kürtlerinde yüzde 15–25, oranlarında görülen R1b-Z2103, Hemşin’de Doğu Anadolu’ya yakın bir seviyede karşımıza çıkar. J2a ve G2a gibi Neolitik tarımcıların haplogrupları Anadolu ve Ermenistan’la uyumlu oranlardayken, ilginç biçimde Anadolu’da yüzde 1–3, Doğu Anadolu ve Ermenistan’da ise genellikle yüzde 1’in altında olan I2 haplogrubunun Hemşin’de iki kat yüksek oranlarda görülmesi de tesadüf değilse dikkat çekicidir. Elbette burada çok önemli bir uyarıyı tekrar etmek gerekir: Elimizde Hemşinliler üzerine yapılmış kapsamlı, akademik ve temsil gücü yüksek bir çalışma olmadığından bu rakamların şimdilik ve fikir verme ötesinde kullanımı bilimsel açıdan doğru değildir.

Tarihe dönersek 1071 sonrasında Selçuklu ilerleyişi, Kapadokya’dan Kilikya’ya doğru büyük bir Ermeni nüfus hareketini tetikledi. Selçuklu Türklerinin Konya ve Orta Anadolu’ya yerleşmesinin ardından, Bizans topraklarına yönelen ikinci bir göç dalgası daha yaşandı. Orta Çağ kaynaklarında bu hareket bazen 400 bin kişi gibi son derece yüksek rakamlarla ifade edilse de modern tarihçilik Kilikya’ya ulaşan nüfusun on binlerle sınırlı olduğunu kabul etmektedir.

Bu yerleşimin Bizans tarafından bilinçli biçimde teşvik edildiği açıktır. Nitekim Kilikya bölgesi, 964’te Nikephoros Phokas’ın Araplara karşı yürüttüğü seferler sırasında büyük ölçüde nüfus kaybetmişti. Bizans, stratejik önem taşıyan bu sınır kuşağını yeniden tahkim etmek amacıyla, savaşçı–çiftçi niteliğine sahip Ermeni nüfusu özellikle Göksu Vadisi, Sis, Adana, Anavarza ve Maraş çevresine yerleştirdi. Kilikya Ermeni Krallığı’nın ortaya çıkışı, doğrudan bu iskân politikasının bir sonucudur.

Kilikya’daki Ermeni nüfusun ana gövdesi Kuzey Kapadokya ve Ermenistan kökenliydi. Ancak bölgenin demografik yapısı tek katmanlı değildi. Helenleşmiş Kapadokyalılar, Süryani Monofizit topluluklar ve çeşitli Batılı unsurlar da Kilikya toplumunun önemli bileşenleriydi. Bizans kaynakları, Philaretos Brachamios’un ordusunda Latin ve Norman paralı askerlerin bulunduğunu açıkça belirtir; Maraş valisi Philaretos’un isyanında yaklaşık 8.000 Norman asker kullandığı bilinmektedir. Normandiya kökenli Raul (Rallis) ailesi gibi bazı Batılı aristokratların daha önce Kapadokya’da toprak sahibi olması da bu Batılı varlığın rastlantısal olmadığını göstermektedir. Sonuç olarak 11.–12. yüzyıl Kilikya’sı; Ermeni göçmenler, Helenleşmiş yerel nüfus, Süryani topluluklar ve Haçlı seferleriyle bölgeye gelen Latin unsurların iç içe geçtiği, karmaşık ve demografik yapıya sahipti.

Kilikya dışında, bu dönemde Ermeni nüfusunun önemli bir bölümü Batı Anadolu’ya yönelmiştir. Özellikle Çanakkale’de Abydos çevresi ile Skamandros (Bakırçay) havzasında Ermeni varlığının belirgin biçimde arttığı bilinmektedir. 11.–12. yüzyıllarda Batı Anadolu’da kayda değer Ermeni kolonileri mevcuttur.

1204’te Latinlerin Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmesi sırasında Ermeni askerî gruplarından aktif biçimde yararlanıldığı, Abydos’un savunmasının bir Ermeni muhafız birliğine verildiği çağdaş kaynaklarda açıkça belirtilmektedir. Latin İmparatorluğu döneminde (1204 sonrası) bu askerlerin bir kısmının Trakya’ya sevk edildiği de doğrudur. Buna karşılık, Latinlerin boğazdan çekilişi sırasında İmparator Henry’nin ardından “20 bin Ermeni”nin Trakya’ya geçtiği yönündeki anlatı, Bizans kroniklerinde yer alsa da modern tarihçilik tarafından abartılı kabul edilmektedir.

Nitekim Trakya’daki Latin–Bizans çatışmaları sırasında Ermeni askerlerin önemli bir bölümü hayatını kaybetmiştir. Olayın kendisi tarihsel olarak doğrulanabilir olmakla birlikte, aktarılan sayılar güvenilir değildir. Bu örnek, Orta Çağ kaynaklarında askerî hareketlere atfedilen nüfus rakamlarının çoğu zaman retorik amaçlarla büyütülebildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bütün bu örnekler, Türk fetihleri öncesinde Batı Anadolu’nun etnik ve toplumsal yapısının sanıldığından çok daha hareketli olduğunu gösterir. 11.–13. yüzyıllarda bölge yalnızca yerleşik Rum nüfustan ibaret değildi; Ermeni askerî yerleşimleri, Bizans’a bağlı sınır birlikleri ve zaman zaman Latin unsurların da dâhil olduğu karmaşık bir yapı söz konusuydu. Ermeniler bu dönemde sadece köylü ya da göçmen değil, çoğu zaman sınır savunmasında görev alan askerî topluluklar olarak karşımıza çıkar.

Bu nedenle Türk ilerleyişi, sanıldığı kadar “boş” ya da sahipsiz bir coğrafyada gerçekleşmedi. Aksine, yerleşik ama parçalı ve askeri bir nüfus yapısıyla karşılaştı. Selçuklu ve Türkmen hareketleri bu toplulukları bir anda yok etmedi; daha çok yerlerinden etti, dağıttı ve zaman içinde dönüştürdü. Bazı Ermeni grupları ise Bizans topraklarına çekilirken, bazıları yerel Rum halkla birlikte yeni siyasal yapılar içinde varlığını sürdürdü.

Evet, bu videoda Roma’nın Anadolu’daki kolonizasyon sürecini ve bunun Anadolu’nun demografik yapısını nasıl etkilediğini ele aldık. İnfluenza A virüsü 1 haftamı çaldığı ve hala kendime gelemediğim için sesim boğuk çıktıysa affola! Atladığım ya da yanlış aktardığım yerler varsa yorumlar bölümüne yazabilirsiniz.  Bir sonraki bölümde ise Anadolu’nun etnik ve kültürel yapısını büyük ölçüde dönüştüren Selçuklu dönemi Türk göçlerini ve ardından Osmanlı dönemindeki iç ve dış göçleri inceleyeceğiz. İç göç derken Balkanlar, Kafkasya, Kuzey Afrika o dönem artık hepsi iç göç…